Kişisel Gelişim

Ahlaki Değerlerin Üç Boyutu

ahlak1

Ahlâk, genel anlamda, uyulması gereken birtakım “kurallar bütünü” olarak değerlendirildiğinde, her şeyden önce bu kuralların neler olduğunun ya da başka bir ifadeyle neyin iyi, neyin kötü olduğunun bilinmesi gerekir. Bu, ahlâkî davranışın “bilgi” boyutunu oluşturur. Biz bilmeden bir davranışa koyulmayız. Bir davranışı “iyi” gördüğümüzden onu yapmaya koyulur, “kötü” gördüğümüzden dolayı da ondan uzak dururuz. Bundan dolayı Sokrates, bilginin kendisini de erdem olarak görüyordu. Çünkü doğru bilgiye sahip olmadan doğru eylem ortaya çıkmaz. Çıkmış ise, bu ahlâkî değeri olmayan, bilinçsizce bir eylemdir. Yine bundan dolayı Sokrates, kimsenin bile bile kötülük işlemeyeceğini söylüyor, biri kötülük işliyorsa, onun kötü olduğunu bilmediğinden işliyordur, diyordu. Bu yaklaşımda “iyi”ye dair bilgi, ahlâkî eylemin ön koşulu olarak karşımıza çıkmaktadır.

İşte neyin iyi, neyin kötü olduğuna dair bilgiyi “ahlâkın bilgi boyutu” ya da “ahlâk anlayışı” olarak adlandırmak mümkündür. İdeal anlamda düşünüldüğünde, bir kimsenin ahlâk anlayışı ile onda gözlemlediğimiz davranışlar arasında bir uyum ya da paralellik beklenir.

Ahlâkın ikinci boyutunu ise “davranış” oluşturur. Ahlâkî bilgimizin kendisi bile bizi bildiğimiz gibi davranmaya zorlar. Bilgi kendi başına da bir erdemdir elbette. Ancak teorik erdem, doğal olarak pratik erdemle bütünleşmek ister. Nitekim Aristoteles’e göre bilgi;

a) Kendisi için aranmasına,

b) Davranış için bir araç olmasına,

c)Yararlı ya da güzel bir şeyi yapmada bir araç olarak kullanılmasına, uygun olarak üç türlüdür: Teorik, pratik ve prodüktif.Birincisi salt teorik bilgi olmasına rağmen, ikinci ve üçüncüsü bu teorik bilginin ya pratiğe dönüşmüş biçimidir ya da onun aracıdır.

Aristoteles’in bu konuda dile getirdiklerinden hareketle, ahlâkın bu iki boyutunu; bilgi – davranış ilişkisini ve bu iki boyutun birbirinin tamamlayıcısı olduğunu daha net bir şekilde ortaya koymak mümkündür:Aristoteles’e göre, erdemli insan, doğru kurala uygun olarak eylemde bulunan kişidir. Kendisine uygun eylemde bulunacağımız bu kuralın oluşturulması ise entellektüel bir işlemdir.Önce entellektüel anlamda, farklı etkenlerin de rolüyle bu kural ya da kurallar oluşur. Sonra da zihinde oluşan bu kurala göre davranırız. Bundan dolayı asıl “ahlâklı, uyumlu, dengeli” dediğimiz insan, bildiği gibi davranan, bilgisi ile davranışları arasında çelişki olmayan insandır: Doğruluğun, yardımseverliğin, büyüklere saygının… iyi olduğunu biliyor ve bu bilgiye uygun davranıyor. Yalancılığın, dolandırıcılığın, kıskançlığın… kötü olduğunu biliyor ve onlardan uzak bir yaşam sürüyor. Nitekim Aristoteles, bilge insanın her şeyden önce “iyi” yaşama ile ilgili olarak nelerin kendisi için iyi ve yararlı olduğunu bilmesi gerektiğini söyler. Pratik bilgeliği ise Aristoteles, “iyi ve doğru düşünüp taşınma gücü” olarak tanımlarken, bilgeliğin sadece entellektüel bir etkinlik olmadığını vurgulamak için onun, “bizi tatmin edecek olan bir varlık durumunun nasıl meydana getirildiği konusunda düşünme ve bunu gerçekleştirme gücü” olduğunu ifade eder.Dolayısıyla teorik erdem eğer pratik erdem ile bütünleşemiyorsa, pratik erdem de temelinde teorik erdemi barındırmıyorsa eksik kalmaktadır.

Ahlâkî davranışın üçüncü boyutu ise duygudur. Birine iyilik yapma, yardım etme gibi “iyi” bir davranışta bulunduğumuz zaman ondan bir haz alır, zevk duyarız. Hoşumuza gitmeyen, “kötü” bir davranışta bulunduğumuzda da pişmanlık duyar, üzülürüz. İyi davranıştan sonra bu hazzı, kötü davranıştan sonra da bu pişmanlık ve üzüntüyü yaşamak, aslında ahlâk adına kişide olumlu bir özelliktir. Tasavvufta “bir kötülük işledikten sonra kendini kınayan” anlamında “nefs-i levvâme”, nefsin arınma trendinde önemli bir aşama olarak görülür. Peygamberimiz de iyiliği; “yaptığın takdirde sana haz veren, içinde hoşnutluk hissettiğin şey”, günahı ise; “yaptığında içini tırmalayan, seni rahatsız eden ve yaparken başkalarının görmesini istemediğin şey” olarak tanımlamaktadır.Buradan da anlaşılıyor ki iyilik, insana haz veren, kötülük ise vicdanını rahatsız eden şeydir.

Normalde ahlâkın bu üç boyutu arasında bir uyum aranır. İdeal olan da budur. Kişi iyi ve doğru bildiğini yapar, iyi ve doğru olanı yapmış olmak da ona haz verir. Ancak, bu ideal olanı realitede görmek her zaman mümkün değildir. Gerçekte neyin iyi olduğunu bildiği halde, onu yapmayan veya yapamayan, bir şeyin kötü olduğunu bildiği halde de ondan uzak kalamayan birçok insan vardır. Hatta kötülük işlediği halde vicdanî hiçbir rahatsızlık duymayan, kötülüğe karşı bağışıklık kazanmış birtakım insanlar da biliriz. Ahlâkta aslolan, doğru bildiğini yapmak ve bu yaptığından haz almaktır. “Ahlâklı, dengeli, tutarlı” dediğimiz kişiler bunlardır. Bildiği gibi yapmayan ve yaptığının “iyi” ya da “kötü” niteliğine göre zevk ya da üzüntü duymayan kişi ise, ahlâkî anlamda “dengesiz, tutarsız ve kendisine güvenilemeyen” kişidir.

Ahlâkın, bilgi, davranış ve duygu şeklinde ifade ettiğimiz bu üç boyutu arasında, zaman zaman bazı kişilerde gözlemlediğimiz uyumsuzluğun ya da tutarsızlığın birtakım nedenleri vardır:

a) Her şeyden önce, kendisinde bu tutarsızlığın gözlemlendiği kişinin ahlâkî bilgi kaynağına bakmak gerekir. Bu kişi ahlâk kurallarını kimden öğrenmiştir? Davranışlarında kimi ya da kimleri örnek almıştır? Onun için kimler “ideal insan” konumunda olmuştur? Büyük bir olasılıkla, ona örnek olan insan tipinde bir “kişilik” ve “ahlâk” problemi mevcuttur. Örneğin, davranışlarında tutarsızlık gözlemlediğimiz kişi bir çocuk ise, örnek aldığı büyükleri ona, mesela yalan söylemenin, insanları aldatmanın kötü olduğunu söylüyor, ama kendileri zaman zaman yalan söylüyor ve insanları aldatıyorsa, çocuğun önünde bilgisi ile davranışı arasında uyum olmayan kötü örnekler var demektir. Bunu gören çocuk, yalan söylemenin kötü olduğunu bildiği halde, zaman zaman yalan söylemekte bir sakınca olmadığını düşünür.

b) Ahlâkî davranıştaki tutarsızlığın diğer bir nedeni; bir çevrenin ahlâk standartlarının başka bir çevrenin ahlâk standartları ile uyuşmamasıdır. Evde şımartılan, her isteği yerine getirilen çocuk, farklı bir çevrede, örneğin okulda zor disipline edilir. Büyüklerinin yakın kontrolü, belki biraz da baskılarından dolayı, ailede davranışları düzgün görünen bir çocuk, üniversitede ya da tanınmadığı başka bir ortamda farklı bir kişilik ortaya koyabilir.

c) Bu tutarsızlığın, konumuz gereği bizi daha fazla ilgilendiren başka bir nedeni ise; ahlâkî davranışa kılavuzluk eden değerlerin , bazı durumlarda başka bazı değerlerin arkasına itilmesidir.Örneğin kazanma, ekonomik bir değerdir. Ancak, ahlâk değerlerini parantez içine alarak böyle bir değere sahip olmaya kalkarsak, değerler arasında çatışma da kaçınılmaz olur: Kimse doğruluk ilkesini bir kenara itmeksizin, devlete karşı görevlerini, vergi borcunu vs. görmezden gelmeksizin, “Yeter ki kazanayım, zengin olayım. Nasıl kazandığım ve nasıl zengin olduğum hiç önemli değil,” diyemez. Daha çok kazanma, daha fazla zengin olma uğruna doğruluktan vazgeçmek, vergi ödememek, hak ve hukuku çiğnemek… ahlâkî kaygıları olan, erdem peşinde koşan birinin değil, ancak bir “homo ekonomicus”un özelliği olabilir.

Keza, dalı ne olursa olsun, bir sanatçı da, içinde yaşadığı toplumun ahlâkî değerlerini umursamayan bir tavırla sanatını icra edemez. Sanat, insanın olduğu yerde ve insan için değerlidir. Sanatçının sanatı, onu yetiştiren ve sanatını önemseyip takdir eden toplum için anlam ifade eder. İçinde yetiştiği toplumun ahlâk değerlerini göz ardı etmeme, en azından onun kadirşinaslığının, toplum ile uyumunun gereğidir. Öte yandan, medya aracılığıyla toplumun sürekli gözü önünde duran sanatçıların, toplumun ahlâk standartları dışında yaşıyor görüntüsü vermesi, onların bu hayat tarzının, sanatlarının gereği olarak görülmesine de neden olabilir. Bu noktada da sanat – ahlâk çatışması kaçınılmaz olur. Oysa sanatçının, sanatını toplumun ahlâk değerlerini de önemseyerek icra etmesi, böyle bir çatışmanın yaşanmamasının başlıca yoludur. Her şeye estetik gözle bakan birine göre, insan zevk için, ekonomik gözle bakan birine göre ise, daha çok kazanmak ve daha çok zengin olmak için yaşar. Ahlâkî kaygıları olan biri için ise, insanın amacı kesinlikle bunlar olamaz. O ancak “erdem” peşinde olabilir. Diğer şeyler ise, onun erdemine aracı olabildiği ya da katkı sağlayabildiği oranda değerlidir.

Bu nedenle, ahlâk değerleri, diğer bütün değerlerin önünde yer alması gereken, hatta onlara dengeli bir biçimde sahip olmada da etkili lokomotif değerlerdir. Ahlâk değerleri ile çeliştiği takdirde, diğer değerler de birer erdem olmaktan çıkar. Onları erdem çizgisine çeken ve orada tutan, ahlâkî değerlerle uyumudur.

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s