Simyacı

simyacı

İspanya’dan kalkıp Mısır Piramitlerinin eteklerinin hazinesini aramaya gelen Endülüslü çoban Santiago’nun masalsı yaşamının felsefi öyküsünü anlatan kitap tek başına ilham verici bir başyapıt.

Kitap adeta insanın yüreğine işliyor.Hayatın bize sunduğu ipuçlarını her zaman değerlendirmemiz gerektiğini hatırlatan bir kitap.

Okuyucuya ferahlık veriyor biraz da cesaret.Çevrenizdeki her şeyin bir anlamı olduğunu; eğer onlara kulak verirseniz ve yapmak istediklerinizin peşinden giderseniz hayattaki yaşama amacınızı bulacağınızı çok güzel bir hikaye ile anlatıyor.Hayattaki mutluluğumuz bazen bize uzak gibi görünse de çok yakınımızda olabilir. Bunu geç de olsa anlamak bize hayatın tadına varmamızı sağlayacaktır.

Hayallerinize sabır ve tutku ile bağlanmayı ilmik ilmik işlemiş yazar.İstediği herşeye anında ulaşmaya alışmış yeni jenerasyonun bu kitabı başucundan ayırmaması gerekiyor.

Yazarı: Paulo Coelho

Yayınevi: Can Yayınları

Çeviri: Özdemir İnce

Tanıtım Yazısı

Simyacı, Brezilyalı eski şarkı sözü yazarı Paulo Coelho’nun, yayınlandığı 1988 yılından bu yana dünyayı birbirine katan, eleştirmenler tarafından bir fenomen olarak değerlendirilen üçüncü romanı.

Simyacı, altı yılda kırk iki ülkede yedi milyondan fazla sattı. Bu, Gabriel Garcia Marquez’den bu yana görülmemiş bir olay.

Yüreğinde, çocukluğunu yitirmemiş olan okurlar için bir `klasik’ kimliği kazanan Simyacı’yı Saint-Exupery’nin Küçük Prens’i ve Richard Bach’ın Martı Jonathan Livingston’u ile karşılaştıranlar var (Publishers Weekly).

Simyacı, İspanya’dan kalkıp Mısır Piramitlerinin eteklerinde hazinesini aramaya giden Endülüslü çoban Santiago’nun masalsı yaşamının felsefi öyküsü. Sanki bir `nasihatnâme’: `Yazgına nasıl egemen olacaksın, mutluluğunu nasıl kuracaksın?’ sorularına yanıt arayan bir hayat ve ahlak kılavuzu.

Mistik bir peri masalına benzeyen romanın altı yılda, yedi milyondan fazla okur bulmasının gizi, kuşkusuz, onun bu kılavuzluk niteliğinden kaynaklanıyor. Simyacı’yı okumak, herkes daha uykudayken, güneşin doğuşunu seyretmek için şafak vakti uyanmaya benziyor.

Kitabın Konusu

Romanın kahramanı Santiago’nun anne ve babası rahip olması için onu papaz okuluna göndermiştir. Santiago, okuldan arta kalan zamanlarında babasına ait koyun sürüsünü otlatmaya götürür, bu sayede dağ, taş, tepe demeden Endülüs’ü gezerdi. Onaltı yaşına geldiğinde rahip olmak istemediğini, okuldan ayrılmayı ve gezginci olmak istediğini babasına söyler. Bunun üzerine babası da, oğluna içinde üç adet altın İspanyol parası olan bir kese vererek oğluna “git, kendine bir sürü al ve en iyi şatonun bizim şatomuz ve en güzel kadınların bizim kadınlarımız olduğunu öğreninceye kadar dünyayı dolaş” der ve oğlunu kutsar.

Gezmeyi seven ve bu yüzden çoban olmayı tercih eden ve bununla gurur duyan Santiago ardı ardına Mısır Piramitlerinde kendisini bekleyen bir hazine olduğuna dair bir rüya görür. Bunun üzerine bir falcı çingeneden rüyasını yorumlamasını ister.

Santiago, falcı kadından ve yaşlı adamdan aldığı işaretlerden sonra Mısır’a gitmek için önce koyun sürüsünü satar ve parasını cebine koyarak yola çıkar. Afrika’nın bir liman şehri olan Tanca’da kendisinin turizm danışmanı olduğunu söyleyen bir Arap çocuğu ile tanışır, Mısıra gidebilmek için sahranın geçilmesinin gerektiği bunun içinde deve almak üzere Arap çocuk ile beraber pazara giderler. Fakat Arap paralarla birlikte kaçarak Santiago’yu bu şehirde parasız pulsuz bırakır.

Bunun üzerine Santiago para kazanmak için bir billuriyeci dükkanında çalışmaya başlar. Billuriyeci ile ilişkilerini geliştirdikçe ikisinin de hayallerinin benzer olduğunu fark eder. Ancak billuriyecinin yıllardır kutsal yolculuğa (hacca) gidişini gerçekleştiremediğini öğrenir ve hayallerine ulaşmak için daha değişik yöntemlerle para kazanmalarının gerektiğini anlatır.

6 ay kadar burada çalıştıktan sonra Santiago yeterli parayı kazanarak tekrar yola koyulur.Yolda bir İngiliz’le karşılaşır. İngiliz de aslında simyacıyı aramak için çölü geçmek istemektedir. Birlikte bir deve kervanıyla çölü geçmek üzere yola çıkarlar.

Santiago, çölden de daha birçok şey öğrenebileceğini düşünerek dikkatli gözlemler yapmaktadır. Fakat İngiliz arkadaşı ise elindeki kitapları okumakla meşguldür. Yolda karşılaştıkları güçlüklerde kendi kişisel menkıbelerini aramak üzere yola çıktıklarını söylüyorlardı. Kendi kişisel menkıbesini yaşayan kimse, “her şey bir ve tek şeydir” sonucuna varır ve neye ihtiyacı varsa onu elde edebileceğini bilirdi. Simyacı, evrendeki sonsuz yolculuğunda en büyük sorunun her şeyin bir ve tek olduğunu anlamak ve bu biricik şeyin kendi gerçek görevini yerine getirmesiyle her şeyin mümkün olacağını bilirdi.

Santiago, yüreğinin söylediklerini dikkatle dinleyerek çölde ilerlemesine devam etti.Karşılaştıkları güçlükler karşısında hep kendi kişisel menkıbesine güvendi ve sonunda kumullar tepesine ulaştı. Piramitler, bütün görkemiyle karşısında yükseliyordu. Dizüstü düşüp ağladı ve kişisel menkıbesine ulaşırken rastladığı insanlar için Tanrı’ya şükretti.

Hazineye ulaşmak için kumulu bütün gece boyunca kazdı. Sabah gün doğarken doğruldu ve piramitlere baktı. “Gerçekte kendi kişisel menkıbesini yaşayan kimseye karşı hayat cömerttir” diye düşündü. Piramitlerin de ona gülümsediğini hissederek yüreği neşeyle dolu olarak o da piramitlere gülümsedi. Sonunda hazinesini bulmuştu.

Kitaptan Alıntılar

Bir şeyi gerçekten istersen onu gerçekleştirmen için bütün evren işbirliği yapar.

Neden yüreğimizin sesini dinlemek zorundayız?Çünkü onu susturmayı hiçbir zaman başaramazsın.Hatta onu dinlemiyormuş gibi yapsan da o gene oradadır,göğsündedir;hayat ve dünya hakkında ne düşündüğünü sana tekrarlamayı sürdürecektir.

En karanlık an, şafak sökmeden önceki andır.

Benim sadece şimdim var ve beni sadece o ilgilendirir. Her zaman şimdide yaşamayı başarabilirsen mutlu bir insan olursun. Hayat yaşamakta olduğumuz andan ibarettir ve sadece budur.

Öyle zamanlar vardır ki, insan hayat ırmağının akış yönünü değiştiremez.

Zaman öldürmekten başka şeyler yapın. Çünkü zaman sizi öldürüyor.

Düşümü gerçekleştirmekten korkuyorum, çünkü o zaman yaşamak için bir sebebim olmayacak.

Kız için bütün günler birbirinin aynıydı ve bütün günler birbirine benzediği zaman da insanlar, güneş gökyüzünde hareket ettikçe, hayatlarında karşılarına çıkan iyi şeylerin farkına varamaz olurlar.

Devecinin dediği gibi, yemek zamanı gelince yemeğini ye. Yürüme zamanı gelince yürü.

Herkes bizim nasıl yaşamamız gerektiğini elifi elifine bildiğine inanır. Ne var ki, hiç kimse kendisinin kendi hayatını nasıl yaşaması gerektiğini kesinlikle bilmez.

Yeryüzünde her insanın kendisini bekleyen bir hazinesi vardır.

Belki de Tanrı, çölü, insanlar hurma ağaçlarını görünce sevinsinler diye yarattı.

Tanrı herkesin izlemesi gereken yolu yeryüzüne çizmiştir, yazmıştır. Senin yapman gereken yalnızca senin için yazılanları okumak.

İnsan sevdiği için sever. Aşkın hiçbir gerekçesi yoktur.

Savaş Sanatı

savaş sanatı1

Bundan yaklaşık iki bin beş yüz yıl önce ünlü filozof ve savaşçı Sun Tzu tarafından yazılmış olan Savaş Sanatı adlı bu eser, savaş stratejileri tarihinin en prestijli ve etkileyici eseridir. Savaş Sanatı’nın teorileri iki bin beşyüz yıldır tüm askeri lider ve strateji uzmanlarına klavuzluk ettiği gibi bugün de gerek  idareci ve politikacılara gerekse modern işadamlarına yol göstermektedir.

Feodal toplumdan modern topluma neredeyse bir gecede geçme becerisini gösteren Japonya’da bilim adamları, Sun Tzu’nun klasik öğretilerini, modern çağın siyaset ve iş yaşamına büyük bir başarı ile uygulamışlardır. Gerçekten de bugün pek çok kimse, Japonya’nın bugünkü başarısında Sun Tzu’nun ünlü Savaşmadan kazanmak en büyük başarıdır doktrininin büyük rol oynadığı konusunda birleşmişlerdir.

Yazarı: Sun Tzu

Yayınevi: Kastaş Yayınları

Çeviri: Adil Demir

Tanıtım Yazısı

Çinli filozof Sun-Tzu’nun günümüzden 2.500 yıl önce yazdığı “Savaş Sanatı” adlı eser 13 bölümde toplanmış 384 savaş teorisinden oluşmaktadır. Bu teorilere temel olan ilkeler savaş alanında olduğu kadar ekonomi ve politika alanlarında da liderlere yol göstermektedir.

En önemli ilkeler ise zaferin mümkün olduğu taktirde savaşsız kazanılması ile, savaş ve rekabette üstünlük kazanma yollarını bulmak için fiziki unsurları, psikolojik faktörleri ve politikayı doğru bir şekilde analiz etmektir.

“Savaş Sanatı” strateji konusundaki en önemli kitaplardan birisidir. Ancak, Clausewitz’in “Savaş Üzerine” adlı yapıtı ile karşılaştırılabilir. 20.yüzyılın büyük liderlerinin çoğunun yararlandığı bu kitabın önemi, savaşla ilgili evrensel prensipleri keşfetmiş olmasından kaynaklanmaktadır.

Sun-Tzu o derece günceldir ki, dünyanın bütün askeri akademilerinde her yıl sayısız seminer ve tez konusu olmaktadır. “Dolaylı Strateji” kavramını ortaya atan Liddel-Hart’da fikirlerinin özünü Sun-Tzu’ya borçlu olduğunu saklamamaktadır.

Bu ciltte “Savaş Sanatı”nı TAM METİN olarak okuyabilecek ve ayrıca her bölüm ile ilgili açıklamalı yorumları bulabileceksiniz. Keza Sun-Tzu’nun yaşadığı dönem ve tarihi çerçeve konusunda da geniş bir ek bilgilenme sağlanmaktadır.

Kitabın Konusu

Savaş Sanatı bugünün iş dünyası içindeki bitmek bilmeyen rekabet konusunda gerek kişisel, gerekse uluslararası çekişme ve mücadelenin ana hatlarına ışık tutar. Kitabın okurlarına verdiği ana fikir yenilmez olabilmek, savaşsız zafer kazanmak, savaş ve rekabetin fiziğinin, psikolojisinin ve politikasının doğru analizi ile rakiplere karşı üstünlük kazanmanın yollarının anlaşılmasıdır.

Kitap büyük bir dikkatle okunarak değerlendirildiğinde bugünkü acımasız iş yaşamında hemen her zaman benzer koşullarla karşılaşılabileceği görülecek ve Sun Tzu’nun derslerinin pratik kullanımının uygulama becerisine sahip işadamlarına sağlayabileceği yararlar kolaylıkla bulunacaktır.

Sun Tzu’nun Savaş Sanatı incelendiğinde Doğu Asya’da, gerek psikolojinin, gerekse bilim ve teknolojinin temelini oluşturan Taoizm’den önemli ölçüde etkilendiği görülür. Hatta, bugünkü Uzak Doğu’ya özgü dövüş yöntemlerinin de Taoizm’den ve dolayısıyla Savaş Sanatı’ndan en azından esinlenmiş olacağını bize düşündürür.Bilindiği gibi Uzak Doğu dövüş yöntemleri de benzer felsefe içinde minimum güç kullanımı ile hasmına maksimum zarar vermeye, gereğinde geri çekilir gibi manevra yaparak düşmanı gafil avlamaya yöneliktir.

Bilim adamları, Taoist düşüncenin Savaş Sanatı üzerindeki etkilerini yüzyıllardır yazmakta, buna karşılık Taoist düşüncenin felsefi ve siyasal doktrinleri de Savaş Sanatı stratejisinin klasikliğini kabul etmektedir. Savaş Sanatı’nın önerdiği bilginin yüceliği, bu bilginin sağlayacağı Yenilmezlik Yeteneği ve bunun sonucunda gelecek, ‘Savaştan Caydırıcılık’ da Taoist deyiş olan,derin bilgi ve güçlü davranışın bir yansıması olarak kabul edilmektedir.

Savaş Sanatı’na göre, usta savaşçı çatışma psikolojisi ve mekanizmalarını öylesine iyi bilir ki, düşmanın her hareketini derhal algılayıp, her olasılığa uygun en doğal manevrayı en az güç kullanımı ile uygular.

Kitap 13 bölümden oluşmaktadır:

1.Planlama (25 Madde)

2.Savaşın Maliyeti (19 Madde)

3.Savaşta Strateji (19 Madde)

4.Taktik (20 Madde)

5.Enerji (23 Madde)

6.Gücün Kullanımı (34 Madde)

7.Savaşta Manevra (37 Madde)

8.Taktik Değiştirme (14 Madde)

9.Ordunun ilerlemesi (45 Madde)

10.Arazı Faktörü (31 Madde)

11.Arazide Dokuz Konum (68 Madde)

12.Ateşle Saldırı (22 Madde)

13.Casusluk Ve istihbarat (27 Madde)

Savaş Sanatı’nın birinci bölümü Planlama’nın önemini vurgulamaya ayrılmıştır.Liderler herhangi bir şeyi yapmadan önce mutlaka planını hazırlar ve sorunları inceleyerek önlemini alırlar.Savaş manevraları konusunda Savaş Sanatı her harekattan önce mutlaka göz önüne alınılması gereken beş faktörden önemle bahseder: Uyum, hava, arazi, askeri liderlik ve disiplin faktörleri.

Savaş Sanatı’nın ikinci bölümü genel olarak savaşın ülke ve halk üzerindeki etkilerine ayrılmıştır. Bu bölümdeki ana tema savaş esnasında süratin ve etkinliğin en önemli silah olduğu prensibidir. Özellikle uzak ülkelerdeki savaşların uzun sürmesinin ülke kaynakları üzerindeki olumsuz etkisi vurgulanarak bu tür uzun savaşlardan kaçınılması dersi öğretilir. Kaynakların, enerjinin tutumlu kullanılmasına büyük önem verilmiştir. Savaşın ülke ve halkın üzerindeki maliyetini azaltmak amacıyla Sun Tzu özkaynak kullanımı yerine daha çok akın edilen ülke kaynaklarının kullanılmasını, ele geçirilecek düşman esirlerinden maksimum oranda yararlanılmasını salık verir.

Üçüncü bölümde, konu savaşta strateji’dir. Burada da en büyük önem yine tasarrufa verilmiştir. Ana amaç, düşmana doğrudan doğruya saldırarak yok etmeye çalışmak yerine düşmanı ve düşman kaynaklarını savaş aldatmacaları kullanarak olabildiğince az zayiatla ele geçirerek, düşman kaynaklarından maksimum yararın sağlanmasıdır. Burada hedef özkaynakların tasarrufunda olduğu gibi düşman kaynaklarının da olabildiğince zarar görmeden ele geçirilmesi prensibidir. Bu konuda Sun Tzu Usta bizlere ünlü doktrini, “En iyi zafer savaşmadan kazanılan zaferdir.“deyişini öğretir.Sun Tzu bu bölümde bizlere taktikler de gösterir. İlk olarak, ana amaç savaşmadan kazanmak olduğu için Sun Tzu, en iyi yöntemin düşmanın planlarını baştan bozmak olduğunu, bu yapılamazsa düşmanı izole ederek zorda bırakmak gerektiğini öğretir.

Savaş Sanatı’nın dördüncü bölümü savaş stratejisinin en önemli unsurlarından biri olan taktik konusuna ayrılmıştır. Yine Taoist bir yaklaşımla Sun Tzu burada zaferin anahtarının değişik koşullara uyumda ve anlaşılmaz olmakta olduğunu öğretir.Burada önemli olan başkalarının göremediklerini görmek, düşmana kendini göstermemeyi becermektir. Burada yöntem yine aldatmacalardadır. Fırsatları düşmandan önce görerek, hızlı hareket etmek, özellikle bilinir düşmana karşı büyük avantaj doğurur. Bu düşünceyi takiben Sun Tzu, kesin zaferin yolunun ne zaman hareket edileceği ya da hareketsiz kalınacağının iyi bilinmesinde olduğunu bir daha vurgular. “Kendinizi yenilmez yapın.Ve düşmanınıza yalnızca zayıf olduğu anda yüklenin. Unutmayın ki, iyi savaşçılar yenilmelerinin olanaksız olduğu yerlerde konuşlanırlar.” Sun Tzu bu bölümde ordu içi örgütlenmenin, disiplin ve ahlakın bir daha önemini vurgular.

Savaş Sanatı’nın beşinci bölümünün konusu Enerji’dir. Enerji’den kastedilen savaş alanında Güç, ya da Moment’in kullanımıdır. Burada vurgulanan Moment, hareket halindeki ordunun dinamizmini simgelemektedir. Sun Tzu, bize örgütlenme becerisi ile koordinasyonun öneminin yanı sıra geleneksel savaş yöntemlerinin ve gerilla savaşının bir arada kullanımından bahseder. Savaşta manevra değişikliği ve sürprizin altını çizerek sonsuz sayıda taktik değişikliğin kullanılması gerektiğini, düşmanın psikolojik koşullarını etkileyerek düşmanı kolayca vurulabileceği konuma getirmenin yararlarını öne çıkarır. Sun Tzu’nun “Enerji” konusundaki öğretilerinin ana teması örgüt içi dayanışma ve birlikteliktir. Bu sayede bireysel yeteneklere bağlı olma zorunluluğu yerine örgütün yani ordunun tümünün oluşturacağı “Güç”ün momenti öne çıkacaktır. “İyi komutanlar savaş alanında bireylerden değil ordunun momentinden sonuç ararlar.

Kitabın altıncı bölümü,”Boşluk ve Doluluk” kavramlarını öne çıkaran Gücün Kullanımı konusuna ayrılmıştır.Ana fikir düşmanın enerjisini tüketirken kendi enerjini koruma becerisidir. Bu beceri bize, düşmanın zayıf düştüğü anda saldırma kapasitesi vererek bizi yenilmez yapar. Bu taktiklerin en basitlerinden biri bugün yalnız savaşta değil bugünün hem sosyal hem de iş manevralarında yaygın olarak kullanılmaktadır. “İyi savaşçılar düşmanının ayağına gitmezler, düşmanın kendi ayaklarına gelmesini sağlarlar.

Savaş Sanatı’nın yedinci bölümü silahlı çatışma ile ilgili olup ordunun savaş alanındaki düzeni ile savaş manevraları hakkında Sun Tzu’nun görüşlerini özetler. Haber alma ve ön hazırlığın önemini anlatarak konuya giren Sun Tzu,”Hesabını yaptıktan sonra harekete geç. Uzağı ve yakını ilk gören kazanır; silahlı savaşın kuralı budur.” der.Her zamanki karakteristik özelliği olan minimalist / temelci görüşünü Sun Tzu şu sözlerle bir kere daha tekrarlar: “Düşmanın enerjisini tüketin, düşman komutanlarının yüreğini kopartın.” Doluluk ve boşluk prensiplerinden maksimum yararlanma yöntemini de, “İstekli düşmandan uzakta dur; sendeleyen ve kaçana saldır” sözleriyle vurgular. Esrarengiz kalma becerisine sahip olacak savaşçı için Doluluk ve Boşluk prensibine yönelik dört ustalığın varlığını anlatır: Enerji Ustalığı, Yürek Ustalığı, Güç Ustalığı ve Uyumluluk Ustalığı.

Savaş Sanatı’nın sekizinci bölümü savaş ustalığının köşe taşlarından biri olan Taktik Değiştirme ya da Uyumluluk konusuna ayrılmıştır. Sun Tzu Usta bu konuda, “komutanlar karşılarına çıkan koşullara uyum sağlayarak avantaj yaratma yeteneğine sahip değillerse, bulundukları arazinin yapısını ezbere bilseler bile bundan yararlanamayacaklardır.” demektedir.

Dokuzuncu bölüm orduların ilerlemesi üzerine yazılmıştır. Sun Tzu Usta bu konuda da savaş sanatının üç açısı üzerinde durmuştur Bunlar, fiziksel, sosyal ve psikolojik açılardır. Fiziksel açıdan ilk olarak üzerinde konuşlanılacak arazinin belirgin özel noktalarına dikkat çekerek, özellikle arazideki yüksek noktaların, nehir yukarı pozisyonların, tepelerin güneşli yamaçların, doğal kaynakların bol olduğu yörelerin önemini vurgular. Tüm bu boyutlara bakarken bir yandan da düşman hareketlerinin çeşitleri üzerine yorumlar getirir. Her ne kadar Sun Tzu hiçbir zaman maddi gücün ya da sayısal üstünlüğün inkar edicisi konumunda bulunmamışsa da, sosyal ve psikolojik faktör ve etkilerin fiziksel gücün karşısında başarılı olabileceğinin de üzerinde önemle durur.

Onuncu Bölüm arazi konusuna eğilir. Bu bölümde de ana ilgi alanı taktik manevra ve uyumluluk üzerinedir. Arazi türleri ayrı ayrı incelenerek, hangi tür arazide nasıl bir hareket tarzı takip edilmesi gereği irdelenir. Arazi tipleri ile ilgili yöntemlerin diğer konulara yansıtılması üzerinde düşünmeye ihtiyaç gösterir. Ancak, bu meseledeki temel husus komuta edecek kişinin maddi, sosyal ve psikolojik çevre ile ilişkilerinin değerlendirilmesindedir.

Onbirinci bölüm, Arazide Dokuz Konum olarak adlandırılmıştır. Bu bölümde arazi iyice detaylandırılarak arazinin yalın konumundan çok sosyal konumu ile bu sosyal çevre içinde hangi konumda hangi hareket tarzının seçilmesi gerektiğine yönelik öğütler bulunmaktadır.

Savaş Sanatı’nın onikinci bölümünde incelenen konu saldırıda ateşin kullanımı üzerinedir. Bu konu, çeşitli kundakçılık yöntemleri ile kundaklama sonrasına yönelik teknik hazırlıklar ve stratejilerin kısaca incelenmesi ile başlar. “Ateş”in Sun Tzu’nun yaşadığı çağdaki en ölümcül silahlardan biri olması nedeniyle Büyük Hoca bu bölümde insanlık için en duygusal dileklerinden birini dile getirir . “Silahlar ancak başka çare kalmadıkça kullanılması gereken felaket araçlarıdır.

Sun Tzu, Savaş Sanatı’nın onüçüncü ve son bölümünü casusluğa ayırarak kitabın birinci bölümünde altı çizilen strateji konusu ve strateji için en büyük gereksinim olan haber almaya geri dönmüş bu dönüşüyle de kitabı bütünleştirmiştir. Bu bölümde kendisine özgü verimlilik hedefli minimalist öğretim tarzına uygun olarak haber alma görevlileri olan casusların önemini anlatmaya başlar.” Askeri hareketler bir ülke için sonu olmayan tüketim kaynakları olup, bir günlük zafer için yıllarca mücadele edilir. Bu nedenle ödül vermekten kaçınarak, düşmanın durumunu öğrenmemizi sağlayacak bilgileri edinmekteki başarısızlık tümüyle insanlık dışıdır.

Kitaptan Alıntılar

Yenilgiden kendimizi korumak bizim elimizdedir.Ancak, düşmanı yenme fırsatını bize düşman verir.

Saldırıya geçen bir ordunun gücü derin bir kanyona akan nehir sularına benzer.

Verilecek bir kararın kalitesi avına saldırıp parçalayan şahinin süzülüşündeki ahenge, zamanlamaya benzer.

Savaşı kazançla kapatmanın yolunu bulacak kişi savaşın vereceği zararları en iyi bilen kişidir.

Zaferi kazanan komutan savaş öncesi en çok he-saplamayı yapandır. Savaşı yitiren komutan ise savaş öncesi mutlaka yeterince plan yapmamıştır. Bu nedenle savaşa girmeden önce mutlaka zafer hesabı yapın. Ancak, bu arada her ihtimale karşı, yenilgi hesabını ve stratejisini yapmayı da unutmayın. Plan yapmaya verdiğiniz önem zafer ya da yenilginin belirleyici faktörü olacaktır.

Eğer düşmanı ve kendini biliyorsan yüz savaşın sonucunda bile korkmana gerek yok. Eğer kendini biliyor ama düşmanı bilmiyorsan kazandığın her zafer için bir de yenilginin acısını tadacaksın. Eğer ne kendini ne de düşmanı biliyorsan her savaşta yenik düşeceksin.

Zorlukları bertaraf edenler, daha zorluk meydana çıkmadan tedbirini alanlardır. Düşmana galip gelenler düşmana hazır olmadan saldıranlardır.

Elimde tuttuğum ve ödüllendirdiğim üç hazinem var. Birisi şefkat, ikincisi tutumluluk, üçüncüsü ise başkaları üzerinde öncelik iddia etmemek. Şefkatten cesaret doğar, tutumluluk bize görüş sahası sağlar, başkaları üzerinde öncelik iddiasından kaçınma da yaşam güvenliği getirir. Şefkati, cesareti ve tutumluluğu bırakan, alçakgönüllülüğü terk ederek saldırganlığı tercih eden kısa zamanda yok olur. Savaşta şefkat zafere ulaştırır, savunmada şefkat ise güvenliği sağlar.

Yalnızca durumu bilinmeyene etki edilemez. Bilgeler öngörülmezlik pelerinine saklanır, böylece duyguları algılanamaz; belirsizlik içinde hareket ederler, o zaman yolları kesilemez.

Savaş sanatında stratejinin anlaşılmazlığı en önemli unsurdur. Duruş belirsiz, hamleler öngörülemez olunca hamleye hazırlık yapmak imkansızdır.

Bir komutan kendi başına görmeli, bilmelidir Bunun anlamı, komutanın başkalarının göremediğini görmesi, başkalarının bilemediğini bitmesidir. Başkalarının göremediğini görmek parlak zeka başkalarının bilemediğini bilmek üstün zekadır ilk kazanan parlak, üstün zekalılardır. Çünkü sadece onlar saldırılması olanaksız yerlerde savunma yapabilir, direnilmesi imkansız yerlere saldırabilirler.

Planlama gizli, saldırı çabuk olmalıdır. Ne zaman bir ordu aynı avını kapmak üzere dalmakta olan bir şahin gibi düşmanını ele geçirir, bendini kıran bir nehir gibi savaşırsa, düşmanları onun önünde dağılıp gider. Buna ordu momentinin kullanımı denilir.

Savaşta usta asker sinirlenmeyen askerdir. Zaferde usta asker korkusuz askerdir. Bu nedenle akıllı olan savaşı önceden kazanır, oysa cahil asker kazanmak için savaşmak zorundadır.

Eğer aklın esnek değilse, yeni durumlara uyamıyorsan, üstünlük sağlamak bir yana zararlı bile çıkabilirsin.

Savaş için en güçlü olduğunuzda, kendinizi güçsüz göstermeli; kuvvetlerinizi harekete geçirirken, hareketsizmiş gibi durmalı; düşmana yaklaştığınızda, uzakta olduğunuz izlenimi vermeli; uzakta olduğunuzda ise düşmanın burnunun dibin

#sun-tzu

Duygusal Zeka

duygusal zeka

İşbaşında Duygusal Zeka, 2000 yılında Daniel Goleman tarafından kaleme alınan bir kitap. Daniel Goleman, doktora derecesini aldığı Harvard’ta dersler vermiş ve New York Times’da editörlük yapmış bir gazeteci. Yazdıklarının en önemli özelliği, çok sayıda araştırma sonucunda ulaşılmış bilimsel temellere dayanıyor olması.

Duygusal zekâ akıl ve kalbin uyumluluğudur. Kişinin işe girmesi için bilişsel zekâ (IQ) gerekir,fakat kariyer çalışması yapabilmesi büyük ölçüde duygusal zekâya (EQ) bağlıdır.Gerek özel gerekse iş yaşamında duygularla baş edebilmek için uğraş verilir, bu oldukça güç bir iştir.Kimi zaman mantığıyla hareket eden insanlar bile mantık dışı davranışlar karşısında çok zor durumda kalabilirler. İşte duygusal yetkinlik bu aşamada devreye girer ve istenilirse duygular kontrol altına alınabilir. Duygusal zekâ öğrenilebilir,geliştirilebilir.

Daniel Goleman “Duygusal Zeka” adlı kitabıyla yepyeni bir kavram ortaya attı. Uzun zamandır başarılı olmanın derecesi IQ ile ölçülürdü. Yapılan son araştırmalara göre “duygusal zeka” (EQ) insanların kişisel ve mesleki anlamda başarılı olmalarını IQ’ dan çok daha fazla etkilendiğini gösterdi. Duygusal zeka ile insanların ortak duyguları, iletişim becerileri, insanlık anlayışları, incelik, zerafet, kibarlık, nezaket vs. gibi yetenekleri tanımlanmaktadır.

Duygusal zeka, kendimizle ve başkalarıyla olan ilişkilerimizi doğrudan etkiler. Yani duygusal zeka bir taraftan kendi gelişimimizi ve olgunlaşmamızı diğer taraftan da yeteneklerimiz ile diğer insanlarla aramızda olan ilişkileri tanımlar.

Duygusal ve sosyal kapasitesi yüksek kişiler hayatlarının gerek özel gerekse mesleki alanlarında daha avantajlı bir konuma geçerler.Duygusal ve sosyal becerileri gelişmiş insanlar hayatta daha mutlu ve üretken oluyorlar.Duygularını kontrol edemeyen kişiler ise, net düşünebilme ve işlerine konsantre olabilme yeteneklerini engelleyen içsel bir mücadeleye giriyorlar.

Yazarı: Daniel Goleman

Yayınevi: Varlık Yayınları

Çeviri:Banu Yüksel

Tanıtım Yazısı

Psikolog Dr. Goleman, çığır açan eserinde zeka kavramını yeniden tanımlıyor. Basari ve zeka testlerinin temelindeki IQ ölçeğinin, örneğin bir çocuğun gelecekteki basarisini tahmin etmeye yetmediğini savunan Goleman, eski deyimle OLGUNLUK anlamına gelen duygusal zeka(EQ) kavramını açıklıyor.

Kitabın Konusu

“Duygusal Zekâ” kitabinin yazarı Daniel Goleman’a göre duyguları ilk öğrendiğimiz yer aile ortamı. İçinde büyüdüğümüz aile, ebeveynlerimizin yaptıkları bizlere kendimiz hakkında nasıl hissetmemiz gerektiğini, hislerimizi nasıl yorumlayacağımızı, nasıl davranacağımızı, korkularımızı ya da umutlarımızı nasıl ifade edeceğimizi öğretiyor. Bu süreçte önemli olan ebeveynlerin çocuklara neler söylediği ya da nasıl davrandığından ziyade, kendi aralarında, duygusal sıkıntılar yaşandığında, eşler arasındaki ilişkilerinde kendi duygularıyla nasıl başa çıktıkları…

Duygusal zekâ kişinin kendi ve etrafındaki insanların duygularını anlama ve kontrol etmenin yanında duyguları yönlendirmek olarak açıklanabilir. Duygusal zekâ duygularla ilgili olmasına rağmen zihinsel bir beceridir (Epstein, 1999) ve bu beceri aklın kullanılmasını sağlar. Aklı kullanmak ise duygusallığın ve dürtülerin üstesinden gelip doğru ve iyi kararlar vermek demektir.Duygusal zekâyı duyguları bastırmak ve denetim altına almak için gerekli bir yetenek olarak değil; aksine onların nasıl daha verimli ve etkin kullanılacağına yardım eden bir yeterlilik olarak algılamak daha doğru olacaktır.

Goleman duygusal zekâyı aslında karakter ile ilgili bir olgu olarak algılamaktadır. Goleman duyguların akıllıca kullanılıp onlardan istifade edilmesini duygusal zekâ olarak tarif etmektedir. Ayrıca duygusal zekâ kendiliğinden harekete geçebilme, aksiliklere takılmadan yola devam edebilme ve kendini başkasının yerine koyabilme becerisi olarak tarif edilmektedir.Goleman’a göre duygusal zekâ kapsamına giren beş temel yetenek bulunmaktadır. Bunlar, kendini tanıma, duyguları yönetebilme, motivasyon, başkalarının duygularını anlayabilme (empati) ve sosyal becerilerdir.

1.Kendini tanımak

Kişinin kendi duygularını, ihtiyaçlarını, hedeflerini tanıması, tercihlerini yapabilmesi ve sahip olduğu şahsi gücünün ve kaynaklarının farkında olması anlamına gelir. Kendini tanımakla insanlar belirli pozisyonlarda nasıl hareket edeceklerini, neye ihtiyaç duyduklarını veya kendilerinde ne gibi değişiklik yapmaları gerektiğini fark ederler.

2.Motivasyon

İnsanın kendini motive edebilmesi, daima başarma isteğine ve heyecanına sahip olması demektir. Bu yetenek özellikle zorlukların çıkmasında veya işlerin istenilenin dışında gelişmesi durumlarında çok faydalı olur. Kendini motive edebilen insan, zorluklar karşısında yılmadan kendinde devam etme gücünü bulur daha metanetli olurlar.

3.Empati

Kişinin başka insanların duygularını, ihtiyaçlarını, kaygılarını anlayabilmesi, kendini onların yerine koyabilmesi demektir. Söz konusu olan onlar gibi düşünebilip, davranabilmek , onları oldukları gibi kabullenebilmek ve hal ve hareketlerine saygı göstermektir.

4.Sosyal Yetkinlik

Sosyal Yetkinlik insanların başkalarıyla ilişki kurabilmesi ve bu ilişkilerin uzun süre geçerliliğini koruyabilmesi becerilerini kapsar. İnsanlar arası iyi ilişkilerin yanı sıra bir takım oluşturabilme, takım ruhunu sağlayabilme ve bu takımı yönetme becerisini gösterme de bu yetkinlik ile olur.

5.İletişim Becerisi

Duygusal zeka için, iyi iletişim kurabilme becerisi, vazgeçilmez unsurlarındandır. Bu iki türlü açıklanabilir. Birincisi insanın kendisini açık ve net olarak ifade edebilme becerisi, diğer taraftan da başkalarını dikkatli dinleme ve ne söylediklerini tam ve doğru olarak anlayabilme becerisidir.

Duygusal Zeka kendi duygularının farkında olmak, duygularını yönetebilmek, kendini motive edebilmek aynı zamanda başkalarının duygularını anlamak, empati kurabilmek ve başkalarının duygularını yönetebilmektir.

Beynin duygu merkezleri, düşüncenin alt merkezlerinden birisi değil, akıl ve düşünceyi oluşturan bütünün parçalarıdır. Duygu ve düşünce ayrılmaz bir biçimde iç içedir. Saf akıl yürütme veya mantık diye bir şey yoktur.

Duygu yönetimi, doğru karar vermek, en iyi çözümü bulmak, değişimle başa çıkabilmek ve başarılı olmak için sadece önemli değil aynı zamanda gereklidir.

Bir birey, bir yönetici veya bir lider olarak duyguların rolünü ve duygulardaki bilgeliği göz ardı etmek, başarısızlığa davetiye çıkarmaktır.

Duygusal zekası yüksek insanlar mesleki anlamda başka insanlar ile iyi iletişim kurabildiklerinden ve yönetme becerisine sahip olduklarından genellikle çok başarılı olurlar.

Günlük hayatta duygusal zeka insanların iş arkadaşları ve aile bireyleri ile iyi anlaşabilmelerini sağladığı için, kendileri ve çevresindekiler ile ilgili sorunları çabuk çözümlenir.

Duygusal zekalı insanlar diğer insanları olduğu gibi kabul edip onları dinleyip anladıkları için sevilirler ve arkadaşlık ilişkileri daha güçlü olur.

Genellikle kendileri ile barışık ve kolay memnun olurlar.

Kitaptan Alıntılar

Alışkanlıklar sayısız kez tekrarlanma yoluyla öğrenildiğinde, temeldeki sinir devreleri, beynin her zaman geçerli seçeneği haline gelir; otomatik olarak ve kendiliğinden harekete geçeriz.

İncelemeler, sıra dışı stratejik planlamacıların analitik becerilerde mutlaka üstün olmadıklarını ortaya çıkarmıştır. Tersine, başkalarının arasından sıyrılıp yükselmelerini sağlayan beceriler, duygusal yeterlilikten kaynaklananlardır. Keskin bir politik bilinç, duygusal etki yapacak şekilde tartışma yetisi ve büyük bir kişilerarası etki gücü.

Uzmanlar, örgütler dünyasının basit bir gerçeğini gözden kaçırmışlardır: Her şey siyasidir.

Değişimin merkezinde geribildirim yatar. Ne kadar başarılı olduğumuzu bilmek, yolumuza devam etmemizi sağlar. Geribildirim en temel şekliyle, yeni yeterliliğin kullanılıp kullanılmadığını –ya da ne derecede kullanıldığını- birinin fark etmesi ve bizi bilgilendirmesi anlamına gelir.

Duygusal yeterlilik bir gecede iyileştirilemez, çünkü duygusal beynin alışkanlıklarını değiştirmesi saatler ve günler değil, haftalar ve aylar alır.

Önce kendine karşı merhametli ve anlayışlı ol,buna ihtiyacı olan ilk sensin.

Bazen bazı şeylere izin ver,Hayatla didişmekten vazgeç,Bırak, yavaşça bırak…

Böyle Buyurdu Zerdüşt

NİETZSCHE

Otuz yaşındayken yurdunu ve yurdunun gölünü ardına bırakarak dağa çekildi Zerdüşt. Dağda on yıl zaman zarfında, bıkmadan, usanmadan hep ruhunu dinledi… Ve sonunda içinde, gönlünün derinliklerinde bir değişiklik duyumsadı. Günlerden bir gün yıldız, aydınlatacak bir şeyin kalmasaydı yazgın ne olurdu? On yıl var ki buruya mağarama çıkıyorsun. Eğer, ben, kartalım ve yılanım olmasaydık, ışığından ve yolundan bezerdin. Fakat her sabah seni bekledik. Işığının fazlasını aldık ve bunun için seni kutsadık.

Böyle buyurdu Zerdüşt, Nietzsche felsefesinin ana yapıtıdır.Kendi deyimiyle: “Yazılmış en yüce kitap, insanlığa şimdiye dek verilen en büyük armağan”dır.

Alışıgelmiş söylemlerin dışına çıkıp, düşünerek yaşamını önemini anlatan, insan hayatını daha da anlamlandıran bir başucu kitabını elinizde tutuyorsunuz. Akıcı, doyurucu ve zengin dili ile tüm dünyada onlarca yıldır okunan eşsiz bir eser. Nietzsche’nin düşüncelerinin en yüksek düzeye eriştiği olgunluk dönemi, ‘Böyle Buyurdu Zerdüşt’ adlı bu eseri ile başlar. Bu eser, Nietzsche Felsefesi’nin de ana kitabıdır.

Eseri belirli bir kategori içerisinde tanımlamak genelde zor olmuştur: Bir edebiyat eseri ve aynı zamanda felsefî bir çalışmadır.Edebiyatla felsefeyi bu kadar güzel harmanlayan ve insanlığı harekete geçirmek için yaratılan bu eserle, herkesin yolu bir kere de olsa Zerdüşt’le kesişmeli!

Hayata olan en yüksek sevginiz

Umudunuza olan sevginiz olsun

ve en yüksek ümidiniz

en yüksek hayat düşünceniz olsun…

Yazarı: Friedrich Nietzsche

Yayınevi: Oda Yayınları

Çeviri:E.Murat Cengiz

Tanıtım Yazısı

Platon’dan beri süregelen yanlış değerler ve kuruntuların geçersizliğini ilan eden “Çekiç Felsefe”nin başlatıcısı olan Nietzsche, metafiziği yıkma eylemine girişmiştir.

Böyle Buyurdu Zerdüşt adlı yapıtına kadar sürekli işlediği bu eleştirisiyle ahlaka, dine karşı düzenli bir savaş açmış; insanın kendi özdeğerlerinin yeniden yaratımcısı olarak özgürleşmesini, Üstinsan’a varmasını ereklemiştir.

Böyle Buyurdu Zerdüşt, felsefe tarihine “Değerlerin Öte Değere Geçmesi”, “Tanrının Ölümü ve Nihilizm”, “Köle Ahlakının Eleştirisi” başlıklı katkılarda bulunmuş Nietzsche’nin baş yapıtıdır.

Kitabın Konusu

20.yüzyıl felsefesinde belirgin bir eğilim olarak edebiyat ve felsefenin içiçe geçtiği, felsefe anlatıların edebi anlatılara benzemeye başladığı ya da edebi anlatının felsefi nitelik taşıdığı gözlemlenir. Bu gelişmenin kaynağındaki en önemli düşünür Nietzsche’dir ve özellikle onun Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabıdır. Nietzsche, felsefe alanında yalnızca metnin içeriğiyle değil, uslûbu ya da söylemiyle de yakından ilgilenmiş, yeni düşünceleri yeni söyleyişlerle dile getirme prensibiyle hareket etmiştir. Böyle Buyurdu Zerdüşt, bu anlamda felsefeye yeni bir içerik katkısından ibaret olmayıp yeni bir söylemsellik de getirmiştir.

Eserin geneli aforizmalardan oluşur. Nietzsche anlatmak istediği konuyu, benzetmeler ya da imalar kullanarak aktarır. Bu şekilde, okuyucunun bahsedilen konu hakkında düşünmesini ve kendisine ait bir yargıya ulaşmasını beklemektedir.Bu durumu şöyle açıklar : “Herkesin okumayı öğrenme hakkının olması, zamanla sadece yazmayı değil, düşünmeyi de mahveder. Dağlarda en kısa yol doruktan doruğadır; ama bunun için uzun bacakların olmalı.Özdeyişler doruk olmalı, kendisine hitab edilen de iri kıyım ve uzun boylu.

Kendisini henüz zamanı gelmemiş filozof olarak tanımlayan Nietzsche, felsefeye bakış açısını şu cümlelerle dile getirir: “Yazılarımın havasını soluyabilen, bunun bir yüksek yer havası, sert bir hava olduğunu bilir. Felsefe, bugüne dek anladığım yaşadığım gibisi, yüksek dağda, buz içinde gönüllü yaşamaktır.

Kitapta Zerdüşt isimli karakterin gözlemleri ve bu gözlemler üzerine ürettiği düşünceler yer alır. Zerdüşt herhangi bir topluma ya da herhangi bir çoğula hitap etmekten ziyade, tekil olarak sadece insanı ele alır.Bu yönüyle bir psikologdur.Ona göre kişinin en büyük düşmanı, yine kendisidir.İnsana hedef olarak “Üstinsan” ı gösterir.Bu kavram üstün ırk ya da herhangi bir çoğulu anlatan bir kavram değildir!

Zerdüşt, kişinin sürekli olarak “Üstinsan” a doğru kendisini aşması gerektiğini söyler.Fakat kişinin kendisini aşması için, ilk önce insanın aşılması gereken bir şey olduğunu kabul etmesi gerekir. Başka bir deyişle yükselmek için, önce alçakta olduğunu kabul etmesi gerekir. Bu nedenle ‘insan’ kavramını alçaltarak, sadece ‘Üstinsan’a giden bir köprü’ olduğunu savunur.Üstinsan’ın var olma sebebi ise; insanın kendisini aşmasının, farkına varmasının gereğidir.

Yeni değerlerin üretilmesi için, var olan eski değerlerin hiçe sayılması gerektiğini savunur.Ona göre “iyinin ve kötünün yaratıcısı olmak isteyen, ilk önce bir yok edici olmalıdır ve değerleri paramparça etmelidir. ” Yaratılan yeni değerler ise tekrar tekrar kendini aşmak zorundadır.Hiçbir değere bağlı kalınmadan “Üstinsan” a doğru sürekli yol alınmalıdır. Bu anlamda, “kişinin kendisi olmasının koşulu, kim olduğunu hiç mi hiç bilmemesidir. ”

Genel olarak kitapta, “eski levhaları yıkmak” olarak tanımadığı bu yıkıcı görüş hakimdir. Yeni değerleri üretmeyi ise kişinin kendisine bırakmıştır. İdeallere, inançlara, törelere… Var olan tüm toplumsal değerlere bağlı kalanlara aşağılarcasına hitab eden Zerdüşt, kendi istemini kendi belirleyen ve her türden boyun eğmeyi reddeden herkesi dengi olarak kabul eder.

Her ne kadar bir yol gösterici, öğretici olarak algılansa da, kişilerin kendi düşüncelerini üretmesi gerekliliğini savunur. Ne bir takipçisi, ne de bir öğrencisi olsun ister. Bunu şu şekilde dile getirir : “Yalnız gidiyorum şimdi kardeşlerim! Siz de yalnız uzaklaşın buradan. Böyle istiyorum ben! Uzaklaşın benden ve koruyun kendinizi Zerdüşt’e karşı. Her zaman öğrenci olarak kalırsa insan, öğretmenine borcunu ödememiş olur.”

Ona göre kişi, “Üstinsan” ı kendisi var etmeli ve bunun için ne Zerdüşt’e ne de bir başkasına – tanrı dahil – ihtiyaç duymamalıdır.Kendisinin efendisi olmalı, kendi yasalarını kendisi koymalıdır. Kendi yasasının yargıcı, celladı ve kurbanı olmak zorundadır. Kişinin kendi yasasının yargıcı ve celladıyla başbaşa kalmasını korkunç bir şey olarak tanımlayan Nietzsche, bunun koşulu olarak kişinin kendisine karşı sert ve katılık kertesinde dürüst olması gerektiğini söyler.

Nietzsche’nin kendine özgü anlatım tarzıyla, birçok farklı anlam çıkarılabilecek özdeyişlerle, sert bir üslup kullanarak kaleme aldığı bu eseri, diğer eserleri gibi yaşadığı dönemde çok yadırganmış, birçok olumsuz eleştiriye maruz kalmıştır. Nietzsche ise bu durumu normal karşılamış, aksi olsaydı kendisiyle çelişeceğini dile getirmiş ve “Böyle Buyurdu Zerdüşt” ü okuyacaklara şöyle seslenmiştir: “Bir iç durumu gerçekten bildiren, yapmacık tavırlar takınmayan her deyiş iyidir. Bu konuda şaşmaz benim içgüdüm. Şüphesiz bu iş için dinleyen kulaklar, aynı tutkuyu duyabilecek güçte kimseler bulunduğunu varsayıyorum. Zerdüşt’üm bekliyor böyle dinleyicileri, daha uzun süre de bekleyecek! Onu inceleyecek değerde olmalı insan.” “Bu gibi şeyler ancak en seçkinlerin kulağına ulaşır, burada dinleyici olabilmek eşsiz bir ayrıcalıktır, her babayiğidin harcı değildir Zerdüşt’ü duyabilmek.”

Kitaptan Alıntılar

Kuşkusuz hayatı severiz; fakat yaşamayı istediğimizden, alıştığımızdan değil, sevmeye alıştığımızdan. Her sevgi biraz deliliktir! Hayatı seven bana öyle gelir ki; insanlar arasında da mutluluğu en iyi bilenler kelebekler, sabun köpükleridir.

Terk edilmişlik başkadır, yalnızlık başka…

İnsan, kendisini kutsal ve sağlam bir sevgiyle sevmeyi öğrenmeli. İnsan kendisine tahammül etmeyi öğrenmeli ve sağa sola dalmamalı.

Mezar adası orası;suskun;gençliğimin mezarları da oradadır.Oraya her zaman yeşil kalan bir hayat çelengi göndermek isterim. Denizi böyle geçtim ; koyarak gönlüme bunu. Ey gençliğimin görüntüleri ! Sevgi bakışları , tanrısal bakışlar! Ne çabuk kaybettim sizi ! Ölülerim olarak anılıyorsunuz bugün…

Kötülükleriniz değil, birçok iyiliğiniz bana bulantı veriyor. Ah sizin de bu solgun suçlu gibi bir deliliğiniz olsa da o yüzden boş yere harcansanız. İsterdim ki vahşetiniz gerçek bağlılık veya adalet olsun. Halbuki sizin erdeminiz sadece uzun yaşamak ve acınacak bir rahata kavuşmak içindir.Ben, nehir kıyısında bir parmaklığım. Tutunabilen bana tutunsun. Ama ben sizin topal değneğiniz değilim.

Zerdüşt, yükseğe çıkınca kendisine eşlik eden hayvanları geri çevirdi ve kendisini yalnız buldu. O zaman bütün kalbiyle güldü, etrafına bakındı ve şöyle dedi:”Kurbanlardan ve bal kurbanlarından söz edişim sözümün bir hilesi ve gerçekten faydalı bir delilikti. Bu dağ tepesinde, yalnız mağarasında ve yalnız hayvanlar arasında olduğumdan daha serbest konuşabilirim.

İflah olmazlara hekim olunmaz, bu yüzden geçip gitmelisiniz.

Başıma yazgı ve yaşayış olarak ne gelirse gelsin,onda her zaman bir dönüp dolaşma ve bir tırmanış vardır; çünkü sonunda insan ancak kendi hayatını ve kendi için yaşar.

İlelebet öğrenci kalırsa insan, değerini düşürür hocanın.

Henüz çocuk yapmak istediğim kadını bulamadım. Meğer o, sevdiğim kadın ola! Çünkü seni seviyorum ey sonsuzluk, çünkü seni seviyorum ey sonsuzluk!

Gereğinden fazla insan doğmakta.Bu fuzuli insanlar için türetilmiştir devlet.

İnsanın kinden arınması,sizi en yüksek umuda götüren bir köprüye benzer. Uzun süre kötü havalardan sonra görülen gökkuşağı gibidir o…

Fakat siz bir düşmanınız olduğunda onun kötülüklerine iyilikle karşılık vermeyin.Çünkü bu,utandırır.Tersine size iyilik yaptığını kanıtlayın.Utandırmaktansa,öfkelenmek iyidir.

Cüce,bundan sonra sustu ve susması uzun sürdü.Fakat susuşu bana ağır geldi.Çünkü bu durumda iki kişi tek kişiden daha yalnızdır.

Ölüm öğütleyenler vardır.Dünya , hayattan çekilmelerini önerdiğimiz böyleleriyle doludur.İşte böyle gereksiz insanlarla doludur dünya.Bu fazlalar yüzünden hayat bozulmuştur.Bunları “sonsuz hayat” sözleriyle kandırıp bu dünyadan ayırmak gerek.

Gençsin ve çocuk sahibi olmak, evlenmek istiyorsun.Ben de soruyorum sana : Bir çocuk istemeye layık bir insan mısın ?

İnsan bir iptir ki hayvanla üstinsan arasına gerilmiştir. Uçurum üstünde bir ip. Tehlikeli bir geçiş, tehlikeli bir yolculuk, tehlikeli bir geriye bakış, tehlikeli bir ürperiş ve duraksayış, insanda büyük olan şey nedir? Bir amaç değil, bir köprü oluşudur, insanda sevilebilecek şey, onun bir geçiş ve bir batış sürecinde olmasıdır.

Size yalvarıyorum kardeşlerim, dünyaya, yaşama sadık kalın ve size öbür dünya ümitlerinden bahsedenlere kanmayın. Bunlar bilerek veya bilmeyerek zehir saçanlardır.Bir zamanlar tanrıya isyan, en büyük günahtı. Fakat tanrı öldü ve onunla birlikte günahlar da yok oldu. Şimdi en korkunç şey, yaşama karşı günah işlemek ve bilinmesi mümkün olmayanı yaşamın amacından üstün tutmaktır.

Yukarılara çıkmak istiyorsanız, kendi bacaklarınızı kullanmalısınız! Kendinizi taşıtmayasınız; yabancıların sırtına, yabancıların kafasına binmeyiniz! Ata mı bindin? Ereğine mi gidiyorsun doludizgin? Peki, dostum! ama topal ayağın da at üstünde! Ereğine vardığında, attan indiğinde: tam kendi yüksekliğindeyken, ey yüksek insan, işte o zaman sendeliyeceksin sen!

Mış Gibi Yaşamlar

doğan cüceloğlu

Kitapta “Mış gibi yaşam”, “Düşüncelerinin arkasındaki niyetin farkında olmayan, sözü, gözü, davranışı birbirine uymayan insanların yaşamı” olarak açıklanıyor.

Böylece yine dönüp dolaşıp Delfi tapınağında yazılı o ünlü ilkeye geliyoruz: Kendini tanı!

Bu ilke, ilk bakışta hemen yerine getirilebilecekmiş gibi duran ama son derece zor işleyen yaşam kuralıdır..

Ben bazı insanların kendilerini hiç tanımadan, nasıl bir insan olduklarını kavramadan bu dünyadan göçüp gittiğine, bazılarının da çok geç tanıdığına inanırım.

Çünkü içinde doğduğunuz çevrenin, dinin, geleneklerin ve toplumsal statünün, cinsiyetinizin sizi zorladığı davranış kalıpları vardır.

Çoğu insan küvete doldurulmuş ılık bir suya yatar gibi bu önceden belirlenmiş koşulların rahatlığına sığınır.

Varoluşuyla ilgili temel konulan hiç irdelemez, hayat kendisine ne getirmişse onu kabul ederek yaşar.

Bazı insanlar ise huzursuzdur; bu koşulları sorgular, kendisine tanınan ömür diliminde daha doğru ilkelere ulaşmaya çalışır.

Bu, ister istemez çatışma demektir.

Çünkü dünyadaki hiçbir toplumun düzeni, bireylerin onu sorgulaması, gözden geçirmesi ve değiştirmesi ilkesine göre işlemez.

Sistem, büyük bir çarkın içinde fark edilmeyen bir dişli olmanızı talep eder sizden.

Bu yüzden soru sormak ve özellikle kendini tanımaya çalışmak tehlikelidir.

Ama göze alınması gereken, kutsal bir huzursuzluktur bu.

Mış gibi yaşayanlardan değilseniz, bu özenli kitap size daha çok hitap edecektir.

Zülfü Livaneli

Yazarı: Doğan Cüceloğlu

Yayınevi: Remzi Kitapevi

Tanıtım Yazısı

Öyle insanlar var ki, düşüncelerinin arkasındaki niyetin farkında değiller; sözü, gözü, eli başka telden çalar. Bu insanların yaşamına ‘mış gibi yaşam’ diyorum.

Çevrenize bir bakın, aklı, düşüncesi çocuğuna yardım etmekle dolu olduğu halde asık yüzlü, kırıcı sözlü, ilgisiz gözlü anne ve babalar; öğretmen olduğunu söyleyen ama hiç kitap okumayan insanlar göreceksiniz.

Mış gibi yaşam, insanların bu anlayışla oluşturduğu ya da işlettiği kurumlar yoluyla tüm topluma yayılıyor: Vatandaşa yardım etmek için oluşan bürokrasi, köstek olmak konusunda uzmanlaşıyor; güven duymamız için oluşturulan kurumlar güvensizliğin kaynağı haline geliyor; adaleti sağlamak için yapılan yasalar adaletsizliğin düzenini sürdürüyor.

Kimimizin körleşip fark etmediği, kimimizin kanıksayıp artık yadırgamadığı mış gibi bir yaşam yaşıyoruz. Sanki kaderimiz olmuş, kuşaktan kuşağa sürüp gidiyor. Yaşıyormuş gibi görünüp de aslında yaşamamak… Ve yaşamadığının farkında bile olmamak…

Kitabın Konusu

Son kitabının adı “Mış Gibi Yaşamlar”.

Kitabın içeriği hakkında ipuçları veren bir de üst başlığı var; kitabın ismi, üst başlık ile birlikte okunduğunda daha anlamlı hale geliyor:

Özüne Yabancılaşmış İnsanların Oluşturduğu ‘Mış Gibi’ Yaşamlar.

Ne demek “Mış Gibi Yaşamlar”?

Benliğine yabancılaşmış, söyledikleri ile yaptıkları, inandıkları ile davranış biçimleri birbirine uymayan tutarsız insanların yaşamları.

Böyle insanların yaşamdaki amaçları ve hedefleri ile günlük “duruşları” çoğu zaman tutarsız, kimi zaman da birbirleri ile çelişki içinde.

Çok kısaca belirtmek gerekirse, bu insanların “söylemleri” ile “eylemleri” çelişik.

Hatta söylemleri bile zaman içinde birbiriyle çelişir; eylemleri birbirine zıt sonuçlar doğurur.

Uzun sözün kısası yazar “Sahte insanlardan” söz ediyor.

Cüceloğlu kitabını Arif Bey ile Doğan Bey arasındaki konuşmalar biçiminde yazmış.

Konuşmalar iki arkadaşın günlük yaşamı içinde geçiyor ve bu nedenle de sadece okunması çok zevkli ve kolay değil, aynı zamanda gündelik yaşamın ortak sıkıntılarını da yansıttığı için okurla müthiş bir iletişim kuruyor.

Konuşmalara konu olan olaylar, yazarlardan, düşünürlerden, gazete haberlerinden derlenmiş.

Bu nedenle de içinde yaşadığımız toplumu son derece gerçekçi bir biçimde yansıtıyor.

Bu ilk kitapta, ‘mış gibi’ yaşamlara dair ‘Nedir?’ sorusunun cevabı verilmiş. Serinin gelecek kitaplarında mış gibi yaşamların ‘niçin’ine ve mış gibi yaşamlardan kaynaklanan sorunlarımızı nasıl aşabileceğimize dair cevap önerilerinin verileceği belirtilmiş. Türkiye’nin genel anlamda sorunlarının analizini yapmayı niyet edinmiş bu kitabı okuyan herkesin bu sorunlar yumağındaki kişisel paylarını sorgulayacağına ve olası çözüm yollarını düşünme yönünde zihinsel adımlar atmaya başlayacağına inanıyorum.

Kitaptan Alıntılar

Mış gibi yaşamak ne demek?Bizmişiz gibi yaşamak yerine biz olarak yaşamayı öğrenmeliyiz.

Sanki eğitim sistemimiz eğittiği kişide değerler erozyonu yaratıyor.

Kendi iç dünyasıyla dostluk kuramamış insan içindeki yalnızlığı başkalarıyla kurduğu ilişkilerle doldurmak ister.

Kendi özüyle ilişkisi olmayan insan, eninde sonunda iç yalnızlığa gömülür. Özünden kopmuş insanın gerçek anlamda başkalarıyla da ilişkisi olamaz.

İnsan yalnızca dış dünyanın farkında değildir, farkında olduğunun da farkındadır. Sembollerle düşünen insan düşündüğünün bilincindedir…

En temel özgürlük, insanın kendisi olarak yaşamında var olabilmesi ve kendi bütünlüğünü yaşayabilmesidir; dürüst insan özgürdür.

Seni diğerlerinden farksız yapmaya bütün gücüyle gece gündüz çalışan bir dünyada, kendin olarak kalabilmek, dünyanın en zor savaşını vermek demektir. Bu savaş bir başladı mı, artık hiç bitmez!..

Samimiyetle inanmış bir kalp, çoğunluktur.

Hayatınızın her anında hayal ortakları ve hayal katilleriyle karşılaşacaksınız eğer hayal katillerinin etkisinde kalırsanız, gerçekleştirmek istedikleriniz hep birer hayal olarak kalacak.

Hiç hata yapmayan insan, hiçbir şey yapmayan insandır. Ve hayatta en büyük hata, kendini hatasız sanmaktır.

Hayatınızdaki bülbülleri keşfedin, onları bırakmayın, der. Bülbül, yolumuzu aydınlatan, ışık tutanlar oluyor. Sonradan anladık ki dedemiz de bizim bülbüllerimizden birisiymiş. Satrancı öğretti, hayatımız değişti.

Eğer engelli çocuğunuz varsa şunu asla unutmayın: Durumu baştan kabullenin, duygusal yaklaşımlarla engeli görmezden gelmek çözüm değildir. Belki bir süre için kendinizi avutabilirsiniz ama sorun ortadadır ve böyle davrandığınız takdirde daha büyüyecektir. Engelli çocuklarınızı asla evlere kapatmayın, onların eğitimine önem verin ve bilin ki, bu çocukları kurtaracak olan eğitimdir. Onların hayata katılmalarına ve topluma karışmalarına fırsat tanıyın.

Bilmediğinin farkında olan insan bilgisizdir, ama neyi bilmediğinin dahi farkında olmayan insan cahildir.

Görenlerin göz ardı ettiği şeyler, görmeyenlerin yakaladıklarıdır ve görenlerin kör oldukları dünya, onların bulup çıkardıkları hazinelerdir…

Bir insanın yaşamının anlamı, o insanın ‘ben’ini aştığı yerde oluşur.

Düşün ve Başar

düşün ve başar1

Okuyucu önce düşünceyi esnetmeye, göremediği noktaları görüp kuşatıcı bir bakış açısı kazanmaya çağırıyor. Ardından bu yeni düşünüş tarzıyla adanılacak, mesleki, ahlaki, sosyal, kişisel hedefler belirlemeye çağırıyor. Üçüncü adımda, belirlenen hedeflere gidecek yolların detaylarını, gerçekleştirilme şekillerini netleştirmeyi sağlayıcı bakış açıları sağlıyor.

Bundan sonra sıra şiddetli istemeye geliyor. Harekete geçirici enerjiyi edinmek için kalpte karşı konulamaz arzuların oluşturulması gerekiyor. Böylece harekete geçmek üzereyken insanı engelleyebilecek korku kalıplarına karşı da cesareti geliştirme yolları üzerinde duruluyor.

Bundan sonra kişiyi tuzağa düşüren erteleme, geçmişte ve gelecekte yaşama davranışlarına karşı, hemen yapma ve zihni şimdiki zamanda odaklama alışkanlığını öneriyor. Nihayet bahanelere sığınma davranışını yok etmeyi ev artık hedefe ulaşıncaya, eseri tamamlayıncaya kadar bu yol üzere ilerlemeyi öneriyor.

Kitabın her bölümünde konular üç temel alt bölümde işleniyor: Önce konunun önemi açıklanıyor; amacın ardından başarılmasını zorlaştıran temel engeller sıralanıyor ve nihayet çözüm teknikleri sunuluyor.

Yazarı: Muhammed Bozdağ

Yayınevi: Nesil Yayınları

Tanıtım Yazısı

Kişisel dünyanızda büyük bir değişim yaşamak ve büyük hedeflere uçmak istiyorsanız, doğru zamanda, doğru kitabı elinizde tutuyorsunuz. Çünkü, Düşün ve Başar, şimdiye kadar okuduğunuz kişisel gelişim kitaplarından çok daha farklı ve etkileyici. Bir okuyucu yaşadığı değişimi bakın nasıl anlatıyor:

Uzun yıllar başarısızlıktan dolayı çok acı çektim. Sebebini, kaderime, bahtsızlığına ve olağan dışı güçlere yüklüyordum. Kesinlikle yeteneksiz olduğuma inanmıştım. Fakat kitabı okuyunca hayatımın akışı değişti. Düşün ve Başar’ı 4 kez bitirdim. Köhne fikirlerimden arındım, adeta yeniden doğdum. Diğer eserlerinizi sabırsızlıkla bekliyorum.

Kitabın Konusu

Düşün ve Başar başarının on temel adımını, “Büyük Düşünmek, Hedef Belirlemek, Yöntem Belirlemek, Şiddetli İstemek, Cesaretli Olmak, Hemen Yapmak, Şimdiyi Yaşamak, Mazeretleri Yıkmak ve Eseri Tamamlamak” başlıkları altında ele alıyor.

Büyük Düşünmek

Düşünceler eylemlere yol açarlar. Eylemler alışkanlıkların nedenidir. Alışkanlıklarımız bizim karakterimizi, kişiliğimizi belirler. Karakterimiz ise hayatımızı örgüleyen en önemli nedendir. Herkes yürüdüğü yolun sonunda var olana ulaşır. Tırmandığınız merdivene bakarak sonunda nereye yükseleceğinizi anlayabilirsiniz. Dolaysıyla büyük sonuca giden yol büyük düşünceden başlar.

Hedef Belirlemek

Kendilerini başarısızlığa mahkum edenler hedefi, zihinde dolaşıp duran hayallerle karıştırırlar. İsteklerin, dileklerin hedef olduğunu sanırlar. Sonuçta hedefsizliklerini değil de talihsizliklerini suçlarlar. Onlara, isteseler neler yapabileceklerini söyleseniz, inandıramazsınız. Büyük işler başaranların, bunu sadece hedeflerine borçlu oldukları konusunda ikna olmazlar.

Yöntem Belirlemek

Yöntem belirlerken üç farklı alan üzerinde çalışacaksınız: Yeterli bilgi toplamak, hedefi kesinleştirmek ve hedefi planlamak. Yeterince bilginiz yoksa nasıl yapacağınızı bilmeyeceksiniz. Hedefiniz kesin değilse tam olarak onu yapamayacaksınız. Belirsiz hedefler arasında dolaşıp duracaksınız. Hedefinizi planlamamışsanız merdiveni adım adım çıkamazsınız. Gittiğiniz yolu kontrol edemezsiniz. Bir adımı ihmal etmek tüm adımların boşa çıkmasına neden olur. Binanızın direkleri ne kadar güçlü olursa olsun, temel zayıfsa binanız çökmeye mahkumdur.

Şiddetli İstemek

Kainattaki tüm güç ilişkileri arzu kanuna dayanır. Arzu, manevi gücün doğduğu kaynaktır. Ne kadar çok arzuya sahip olursanız o kadar güçlü olursunuz. Yani arzu ne kadar şiddetli ise sonuç o kadar güçlüdür. Bir Batılı düşünür şöyle der: “Duygularınızın şiddetini bilseydim gelecekte atacağınız adımların büyüklüğünü söyleyebilirdim.” Arzu duygudur ve tüm duygular arzu duygusunda birleşirler. Arzu, yerine göre sevgi olur, yerine göre nefret olur. Tüm duygular arzulamakla arzulamamak arasındaki çizgi üzerinde dizilirler.

Cesaretli Olmak

Cesaretiniz varsa izlerinizi uzaklara taşırsınız. Var olmamız cesaretimize bağlı. Cesaretiniz varsa herkes sizin var olduğunuzu bilir. Sizi insanların dünyasına sadece cesaretiniz taşır. Cesaretiniz yoksa kendi iç dünyanıza hapis olmaya mahkumsunuz.Cesaret gösterebilenler risk üstlenmeye hazır olanlardır.

Hemen Yapmak

Hemen yapan, bulunduğu an içinde yapılabilecek olan bir iş arar. Bu sayede güçlü birer gözlemci olur. Ankarada bir ay boyunca Hızlı ve Etkin Okuma seminerlerine katılan öğrenci arkadaşlara, bulundukları salonun duvarlarında kaç tane tablo asılı olduğunu sordum. Altı tane tablodan kimi üçünü, kimi dördünü fark edebilmişti. Bir ay boyunca oturduğumuz salonun duvarlarındaki resimleri fark edememek ne demektir? Kaderimiz harika fırsatları her gün çevremizde uçuşturuyor. Onlardan hiç olmazsa birini keşfedebilmek dikkatli olmamız sayesinde mümkün. Dikkatli olan insan yapacak hiçbir işi kalmadığında, Barış Manço gibi duvarlarındaki tabloların tozlarını alır, resimlerin yerlerini değiştirir. Zihnimiz kuşların bedenleri gibi hareketli olmalıdır.

Şimdiyi Yaşamak

Aslında ne kadar yaşarsa yaşasın, her şey böylesine bir çırpıda çıkar hayata ve sonra kaybolur. İnsanın yaratılışını düşünün: Bir hücre yaratılır. Bir saniye geçer, yok olur, bölünür; yerine iki tane hücre yaratılır. Yok olan bir hücre var olan iki hücrenin çekirdeği olmuştur. Bazı bakteriler de bir saniye yaşayıp, yerlerine yenilerini bırakarak ayrılırlar bu hayattan. Tüm varlık aynı süreci yaşar. Bitki ölür, yeni mevsimde yavrularına kaynaklık yapacak tohumlarını bırakır. Bir örümcek ölür, bedeni onun yerine gönderilen yüzlerce yavrusuna besin olur. İnsan ayrılır yeryüzünden, bedeni bir çiçeğin vücudunda dirilir. Ruh büyük diriliş gününde, yeni bedeninin çekirdeği olmak için ebedi alemin açılacağı dört mevsimi bekler.

Mazeretlerden Kurtulmak

Başaranların hiçbir bahanesi yoktur. Bahanenin “var” olduğu yerde başarı “yok” olmaya mahkumdur. Hiç kimse bahaneyle birlikte yükselmeye devam edemez. Çünkü bahane bulduğumuz anda teslim oluruz. Bahane varsa mücadele yoktur. Bahane bulursanız en küçük başarılarınızı bile yok edebilirsiniz.

Eseri Tamamlamak

Pek çok insan hayatında devrim yapacak bir sıçrayışın tam ucuna gelir. Birazcık daha dayansa kendisini zirvede bulacaktır. Ama tırmanmayı bırakır. Bir adım daha atamamak, atılan binlerce adımın yok olmasına neden olur.Başarının olmazsa olmaz kuralı “yapmak”tır. Yapmayı anlamlı kılan bir kural vardır: Bitirmek. Bitmeyen iş yapılmamış iş gibidir. Hepimiz yüzlerce defa teşebbüste bulunduk. Aramızda binlerce insan başarının tam ucundadır. Sadece birazcık daha ısrar etmeye ihtiyacımız var.

Kitaptan Alıntılar

Zihinlerini ölmüş geçmişte ve doğmamış gelecekte yaşatanlar, şimdiki zamanda yaşamaya mahkum olan bedenlerini öldürürler. Beden giderse beyni de beraberinde götürür.

Değişmenin yolu, kolay zamanı beklemek değil, zor zamanda davranmaktır.

Hayatın akışını tetris oyununa benzetebilirsiniz. Zamanında yerleştirmediğiniz taşlar, ömrünüzün zamansız yerlerine biçimsiz yerleşecektir.

Korku bir kafestir; içinde hür davranamazsınız.

Nasıl yapacağını belirlemek; işin çoğunu yapmaktır. Bir kere nasıl yapacağınızı öğrendiniz mi, seri üretime geçersiniz. Yöntemini keşfetmediğiniz iş, yapamayacağınız iştir. Bilmediğimizi başaramayız; bildiğimizi ise, zorlanarak da olsa başarabiliriz.

Olumsuz insanlar arasında karamsarlığa mahkum olursunuz. Ya olumsuz insanlardan uzaklaşın; ya da uzaklaşamıyorsanız, yaptıklarına bilincinizi kapatın; onları görmeyin, duymayın, tanımayın.

Hastalık sayesinde yaşamanın güzelliğini, önemini daha iyi kavrıyorum. Ruhumun geliştiğini, olgunlaştığımı hissediyorum. ilerde büyük işler yapacağım. Bunun için zorluklara dayanabilecek bir iradeye ihtiyacım var. Yaratıcım beni bu hastalıkla eğitiyor ediyor. Ayrıca hastalık sayesinde bu dünyada misafir olduğumu anlıyorum. Böylece sonunda mutlaka ulaşacağım Evrenin Hakiminin huzuruna hazırlanıyorum. Üstelik hastalık, geçmişimdeki kusurlarımın temizlenmesi için bana gönderilen güzel bir hediyedir.

Küçük hedefler ruhunuzu sıkar ve çektiğiniz acı, yeteneklerinizi köreltir. Bizi zorlayan iş, büyük olan iş değil, nasıl yapılacağını bilmediğimiz iştir.

Eksikliklerinize bakarak yanlışlarınızdan korkarsanız, gelişemezsiniz. Doğruyu yapmak için elimizden gelen çabayı göstermeliyiz. Eğer yanlış yapmaktan korkarsak, büyük doğrularımızla insanları tanıştıramayız.

Duygulanmak hedef büyütmektir; yaşadığının farkına varmaktır. Duygulanmak, yaşamaktır.

Bugününüz geçmişteki arzularınızın eseridir, geleceğinizi de bugünkü arzularınız belirleyecek.

Önemli şeyler yapmak istiyorsanız, dağları sırtınızda taşımaya hazır olmalısınız.

Hedefsiz insan, kökleri kesilmiş ağaç gibidir; duyguları beslenemediği için yeşermez.

Başarı, yaptığını sevmek veya sevdiğini yapmaktır.

Mutluluk, güzelliklerin içinde doğanların değil, çirkinliklerin bile güzel yanlarını keşfedebilenlerindir.

Özünüz itibariyle kimseden çirkin değilsiniz. Potansiyel yetenekleriniz kimseninkinden aşağı değildir. Siz kuşlardan, balıklardan, okyanuslardan, dağlardan, bulutlardan önemlisiniz.

Çirkinliklere odaklananlar hakim olamazlar; çünkü adil karar veremezler.Birisinin yüzlerce iyiliğini görmezlikten gelip birkaç kötülüğü ne göre davranan insan, adaletsizdir.

Ruhsal Zeka

ruhsal zeka

Israr gücünün zihinsel veya duygusal zekayla değil, ruhsal zekayla ilgisi var. Karşınıza bir duvar çıksa da hâlâ ve ısrarla üzerine yürüyorsunuz. Aşıp aşamamanız hiç önemli değil, çünkü aşmak sizin göreviniz değil. Israr sabrın bir diğer adıdır; ruhun madde ötesinden devşirdiği enerjinin hacmini artıran tek yöntemdir. Teslim oluyorsunuz ve ilerliyorsunuz.

Israr başarının logaritmik hızlanmasının, size sunulacak ruhsal desteklerin katlanmasının tek yoludur. Tüm evren ve evrenin her bir nesnesi, son ana kadar ara vermeden, görevlerini yapmaya devam ederler. Doğal ortamında serbest bırakılan yaratıklar arasında, birkaç teşebbüsten sonra vazgeçen tek yaratık insandır. Bir karıncanın yolunu tuttum; geçebilmek için bir saat uğraştı; ben engellemekten bıktım, ama o mücadeleden bıkmadı.

Özümüze dönmek, tarihe bir kez daha, ne kadar güçlü ve özverili bir toplum olduğumuzu ispat etmek istiyoruz. Düşünme biçimimizi yeniden yapılandırmak ve artık coşku durumuna geçmek zorundayız. Sevgiyi evrenselleştirebilmeli, kendimizi yeniden yapılandırarak kenetlenmeyi başarabilmeliyiz.

En büyük acılar, en büyük mutlulukların habercisidir. Her onurlu hayat, varlığını doğum çığlıklarına borçludur. Aşkın acısı olmasaydı kavuşmanın coşkusu yaşanır mıydı? Bu yankılara bakarak, ruhlarımızın hâlâ canlı olduğunu, tarihe bir kez daha, şahlanan bir toplum olarak geçeceğimizi söyleyebiliriz. Hayır, karamsarlıklar kesinlikle bizi batıramayacak.

Hayat bilgeliği sizi bekliyor. Bu kitaba, basıldığından beri gösterilen muhteşem ilginin sırlarını siz de keşfedin. Engelleriniz merdivenleriniz olsun. Kale gibi bir nur çevrenizi kuşatsın. İnanıp direnin ki, ıssız çölün sessiz kuyusuna da düşseniz, ilahî yardım size gönderilsin.

Yazarı: Muhammed Bozdağ

Yayınevi: Nesil Yayınları

Tanıtım Yazısı

Ruhsal Zeka, başınıza gelen olayların perde arkasındaki sebeplerini keşfetmenizi ve kendinizi hızla değiştirmenizi sağlayacak sıra dışı yöntemler sunuyor.

Yaşadığım olayları sorguladım, başıma gelenleri ruhsal boyut açısından analiz ettim. Sonra test ettim. Bazı inceliklerin farkına vardığımda, kaderimin akışının da değiştiğini ve gizli bir elin, arzuladığım zaman bana yol gösterdiğini gördüm. Tesadüf sandığımız olayların son derece bilinçli şekilde planlandığını fark ettim. Aslında geleceğimiz dışımızdan değil, içimizden yönlendiriliyormuş.

Çevremdeki insanları gözlemlediğimde, herkesin aynı gizli el tarafından yönlendirildiğini, bazıların korunduğunu, ama, bazılarının yardımsız bırakıldıklarını fark ettim.

Bu gizli elin sırrı nedir?

Bu kitapta o gizli eli nasıl tanıyacağınızı ve size destek olmasını nasıl sağlayabileceğinizi öğreneceksiniz.

Kitabın Konusu

Yazar Ruhsal Zekâ kitabında, derin bir ruhani nedensellik sisteminin tanımını yapıyor. Açıkladığı sisteme göre, evren, hayat ve başımıza gelen olaylar, tesadüflerin eseri değil, bir ilahî kudretin belli amaçlara, hikmetlere ve ilkelere bağladığı kaderiyle oluşmaktadır. Olaylar doğal sebep-sonuç ilkeleriyle belirleniyor gibi görünse de, bu görünür sistemin arkasında gizemli bir manevi nedensellik sistemi vardır. Doğal nedenselliğe yönelik bu türden ruhani müdahaleleri biz şans, kaza, tesadüf gibi kavramlarla açıklıyoruz.

Oysa yazara göre hayatta şans, kaza yoktur ve yaprak bile rastgele düşmez. Ruhsal Zekâ sistemi, öncelikle kaderin içeriğini oluşturan üç unsurdan biri olan şarta bağlı boyutla ilişkilidir.

Yazara göre, zihinsel ve duygusal zekânızla doğa yasalarına ve hormon sisteminizin gereklerine göre davranırsınız. Ruhsal Zekânızla ise işte bu gizemli nedensellik sisteminin sırlarını keşfeder, böylece hayatınızı çok daha derinden etkileyen ilkeleri kavrarsınız.

Böylece mesela sadakanın belayı nasıl def edebildiğini, kötü niyetin nasıl işleri derinden çökertebildiğini, inanmanın nasıl bir destek gücü oluşturduğunu kavrarsınız.

Neden işleriniz hep ters gidiyor? Neden kimseden yardım ve destek göremiyorsunuz? Ya da neden sanki gücünüzden birkaç kat büyük desteklerle uçuruluyorsunuz gibi hissediyorsunuz? Çevrenizde gizemli ruhani destekler veya köstekler var mı? Sizi bir kurtuluş mu bekliyor bil bela mı? Tüm bunların bağlı olduğu sistemin özellikleri nedir?

Muhammed Bozdağ yukarıdaki soruları cevaplama bağlamında okuyucuya yedi adet ruhsal zeka aracı sunuyor: Bu araçları “İnanma, Niyet, Duygu, Israr, Kanaat, Ruhani Etkileşim ve İlahi İrade Gücü” olarak tanımlıyor. Her bölümün ilk kısmında belirtilen güce neden ihtiyaç duyacağımızı açıklıyor; ikinci kısmında da o güce nasıl sahip olabileceğimize dair önermelerde bulunuyor.

Kitaptan Alıntılar

İman yapma, şüphe yıkma gücüdür. İnanmadığınızı gerçekleştirmeye hazır değilsiniz ve tüm kimliğiniz inanmadığınıza karşı, yıkılamaz bir direnç gösterir. Ruhsal zekânın en önemli aracı imandır.

Başarabileceğinize ne kadar inanıyorsanız, başarma ihtimaliniz o kadar fazladır.

Ruhsal zekâ, “nasıl olacağına” değil, “niçin olacağına” bakar. Geleceğimizde ne olacağıyla ilgilenir; onun nasıl olacağı ise zihinsel ve duygusal zekamızın alanına girecektir.

“Neden isteklerim olmuyor, istemediklerime mahkum muyum?” diye sormadan önce, “Bunu niçin istiyorum?” diye sormalıyız. Çünkü hayatımıza girecek her olay, önce yaşama gerekçelerimiz açısından ayıklanacaktır.

Madde özünde duygudur. Madde olarak algıladığımız eşyaların özde ve kaynakta madde olmadığını görmek şaşırtıcıdır. Hele keskin duyguların ve içtenliğin maddenin yapısını ve işleyişini ezip geçtiğini öğrenmek daha da ilginçtir.Madde duyguysa, duyguya hakim olan maddeyi de esareti altına alır. Duygu derinliği ruhsal gücün en önemli enerji aracısıdır.

Başarının gelişimi çoğu zaman bilinçli çabalara bağlı olmaz. Çocuğun zihnine bir düşünce çekirdeği ekersiniz ve yıllar onu besleyip büyütür. Zihninizde gelişenlerin bazıları böyle şeylerdir; her nasılsa oraya çekirdekler ekildi ve yıllar onları yeşertti. Zihninize bir düşüncenin ekilmesine izin verirsiniz; ona engel olmazsınız; yıllar geçer, sizi zorla değiştirdiğini görürsünüz.

En büyük meyve, bir hayata mal olan meyvedir. Domates yetişir, meyvesini verir ve ölür. Çoğu bitkiler meyvelerinin yenildiğine şahit olamazlar bile. En büyük insanlar, insanlığı ne kadar değiştirdiklerini Dünya gözüyle göremediler.

Dünyaya yansıma biçimleri aynı, fakat iç anlamları arasında uçurumlar olan iki kelimeyle tanışın: Hırs ve kanaat. Kanaat, çılgınca istemek ve çalışmak; ama, elde edilen her sonuca razı olmaktır. Hırs da çılgınca istemek ve çalışmak; ama, hiçbir sonuçtan razı olmamaktır. Bu şaşırtıcı farkı kavrayamamak yüzünden kaybediyoruz.

Tüm evren ilahi iradenin eseridir ve her şeyin son kararı ilahi iradeye dayanır. Yaratıcı irade, her şeyden bağımsız ve her şeyin sahibi olduğu halde, kararlarını ve tercihlerini rasgele ve “hikmetsiz şekilde” ortaya koymaz.

Eğer ilahi iradenin nasıl takder ettiğini öğrenebilirsek, olay akışı içerisindeki konumumuzu kontrol edebiliriz.Ruhsal Zeka, Yaratıcının hikmetlerini tanımamıza, neyi niçin istediğini anlamamıza imkan verir. Bilmemiz gereken şudur:

Kimse Yaratıcıya rağmen başarılı olamaz; kimse onun izin vermediği, yaratmadığı eylemler içerisinde yer alamaz. Şu halde, bizim Yaratıcı irade karşısındaki konumumuz nedir? Nasıl oluyor da başarılı oluyoruz? Nasıl oluyor da bazılarına sıra dışı destekler veriyor, bazılarının yollarına aşılmaz engeller koyuyor? Nasıl ve neden? Bu sorulara cevap bulan ruhsal zeka, İlahi iradenin alanına girerek, “niçin” yaptığını görecek, kendi üzerindeki hükümleri değiştirmek için de “gerekçelerin” içerisinde kendine bir yer seçebilecektir.